İç Dünyanın Kökenleri (3.Bölüm)

Bu metin Introduction to Psychoanalysis: Contemporary Theory and Practice‘in [Psikanalize Giriş: Çağdaş Kuram ve Uygulama] 3. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakınız.

Şaşkınlıkla, dürtüleri hâlâ canlı olan çocuğu buluruz …

(Freud, 1900, s. 191)

Freud bir Darwinciydi. Yetişkin zihninde onun evrimsel ve gelişimsel tarihinin kalıntılarını görüyordu ve psikolojik hastalığın en iyi, nevrotik belirtilerin çocukluktaki kökenlerine kadar izlenmesiyle açıklanabileceğine inanıyordu; nitekim ünlü özdeyişi de buradan gelir: Histerikler esas olarak anılardan mustariptir (Freud, 1895b, s. 7). Ayrıca, hastalık durumunda sinir sisteminin daha ilkel işleyiş biçimlerine geri döndüğünü savunan Britanyalı nörolog Hughlings-Jackson’ın fikirlerinden de etkilenmişti (Sulloway, 1979’da tartışıldığı üzere).

O halde Freud için, Wordsworth için olduğu gibi, “çocuk, insanın babasıdır [tam da yazıldığı gibi]”. Bunun klinik çıkarımları iki yönlüdür. Birincisi, korkularımızın ve fantezilerimizin, kuşkularımızın ve güçlüklerimizin çoğunun yaşamın daha erken evrelerinden kalma, yetişkin dünyasında anakronik olan kalıntılar olduğunu düşündürür. İkincisi, bilinçdışı zihinde yaşamayı sürdüren ve yetişkin düşünce ve eylemlerini etkilemeye devam eden “içerdeki çocuk”un [child within] (Sandler, 1992) daha fazla farkında olmamıza ve ona karşı daha hoşgörülü olmamıza yardımcı olur.

Bu bölümde, sağlıklı yetişkin psikolojisinin verili kabul ettiğimiz özelliklerinin -güvenli bir kendilik hissi [sense of self], istikrarlı kendilik–nesne ayrışması [self–object differentiation], hem yakınlık [intimacy] hem de yalnız kalabilme [aloneness] kapasitesi, düzenli ve modüle edilmiş bir duygusal yaşam [emotional life], kendilik [self] ve öteki [other] farkındalığı, yeterince iyi öz saygı (izzetinefis) [self-esteem]- bebekliğin ayrımlaşmamış durumlarından nasıl ortaya çıktığına ilişkin psikanalitik kuramları ele alıyoruz. Ayrıca, bu alanlardaki yetişkinlik güçlüklerinin köklerinin erken ruhsal yaşamın gelişimsel süreçlerinde nasıl bulunduğuna da bakıyoruz. Bunu yapmadan önce, önceki bölümde tartışılan kuramsal yaklaşımlarla ilgili bazı genel temaları ele almamız gerekir.

“Evreler”e karşı [versus] aşamalar

Freud (1905), erken dönem yazılarında psikolojik gelişimi, bireylerin olgunluğa doğru ilerlerken içinden geçtikleri bir dizi “evreden” [stage] -oral, anal, fallik ve genital- oluşan bir süreç olarak görmüş; patolojinin ise bu evrelerden birinde ya da diğerinde meydana gelen “takılma”dan [arrest] kaynaklandığını düşünmüştür.

Çağdaş psikanaliz bu modeli bir dizi önemli açıdan değiştirmiştir. İlk olarak, her evre başlangıçta tasarlandığı basit biçimde bir organ ya da “erojen bölge” ile eşitlenemez. Anne ile bebeğin birbirine dokunuşunu ve karşılıklı bakışını gözlemlemek, gözlemciyi yeni doğmuş bebeğin dünyasının “oral” olduğu kadar dokunsal, kokusal ve görsel olduğuna ikna etmeye yeterlidir. “Fallik” 3 yaşındaki çocuğun meşguliyetleri, özlemleri ve korkuları, ancak en zayıf anlamda, genital organlara sahip olmaktan duyulan haz ve gurur ya da onları kaybetme veya kaybetmiş olma korkusu etrafında merkezleniyor olarak görülebilir. İkinci olarak, bu nedenle, Freud’un “bölgeleri”i belki de çocuğu gelişiminin farklı evrelerinde meşgul eden farklı varoluşsal temalar [themes] için bir tür kısaltma ya da metafor olarak daha iyi anlaşılabilir. Erikson’un (1963) evreleri -güvene karşı güvensizlik, özerkliğe karşı utanç, girişimciliğe karşı suçluluk- her biri, bedenin belirli bir bölümünün baskınlığından ziyade çocuğun dünyaya yönelik tutumunu yansıtan temel bir meseleyi yakalar.

Üçüncü olarak, belirli “evreler”in tanımlı yaş aralıklarıyla sınırlı olduğu fikri tartışmalıdır. Örneğin, “anal” aşama çoğu zaman yaşamın ikinci yılında ortaya çıkan ve çocuğun gelişmekte olan kontrol kapasitesini ve ebeveyn dayatmalarına direnme yetisini yansıtan bir dönem olarak tanımlanır. Ancak Stern’ün (1985) belirttiği gibi, bir çocuk 4 aylıkken bakışını kaçırarak, 7 aylıkken jestlerle, 14 aylıkken uzaklaşarak ve 2 yaşında sözel olarak “Hayır!” diyebilir.

Psikolojik ontogeni üzerine düşünmeye yönelik çağdaş bir çerçeve şunları içerir:

  1. Gelişim önceden belirlenmiş değildir; çocuk ile onun kişilerarası dünyası arasındaki etkileşimler tarafından biçimlendirilir.
  2. Farklı olası gelişimsel yollar vardır ve bunların yalnızca bazıları belirli bir çevrede ortaya çıkar.
  3. Freud’un “evreler”i, yaşam boyunca gelişimsel çizgiler olarak potansiyel biçimde etkin kalır ve stres zamanlarında etkinleşebilir.
  4. Çevresel travmanın etkisi, yaşam döngüsünün herhangi bir evresinde gelişimsel süreci rotasından çıkarabilir; buna karşılık erken yaşamdaki iyi deneyimler tamponlayıcı bir etkiye sahiptir (Westen, 1990).
  5. Olgunlaşma süreçleri yaşam döngüsü boyunca devam eder. Ergenlik dönemi ruhsallığı (ve beyni), daha önceki gelişimsel temaları değiştirir ve yeniden işler; ayrıca Jung’un (1916) düşündüğü gibi, yaşamın ikinci yarısı da önemli yeni güçlükler içerir.

Örnek: Güvenemeyen kadın

Martha, kocasının, kendi ifadesiyle, “kompulsif bir yalancı” olduğunu keşfettiğinde derin bir sıkıntıya düşmesi üzerine terapiye başladı. Kocası yalnızca ilişkileri hakkında yalan söylemiyor, geçmişteki ve mevcut faaliyetleri hakkında da bütünüyle bir aldatma ağı örmüş bulunuyordu. Davranışlarında resmî ve ölçülü, ayrıca biraz mesafeli olan Martha, çocukluğunun, babasının savaştan dönmesini beklemekle geçtiğini hatırlıyordu. Pencerenin önünde oturup bekler ve gözlerken ona, “Yakında dönecek,” denmişti -ama babası hiçbir zaman dönmedi. Babası ölmüştü ve onu büyüten annesi ile büyükbabası bunu biliyorlardı. Martha bunu annesiyle, annesinin yaşamının en son döneminde bile, hiçbir zaman konuşmamıştı. Martha’nın, analistiyle olan ilişkisi de dahil olmak üzere ilişkileri, naif güven ile duygusal geri çekilmenin bir karışımıyla karakterizeydi.

Burada, bir “ilişki teması”nın -güvenin ihanete uğramasının- gelişimsel bir çizgi olarak kişinin yaşamına nasıl nüfuz edebildiğini ve analitik çalışmanın odağını oluşturabildiğini görüyoruz. Martha için bağlantılar, eve hiç dönmeyen “güvenilmez” babadan sadakatsiz kocaya uzanıyor; geriye doğru çıkarım yoluyla ise, inkâr edilmiş ve bu nedenle yası tutulmamış dulluğunun kederi içindeki, bebeğinin ihtiyaçlarına duyarlı ve güvenilir bir biçimde karşılık veremeyen annesiyle en erken ilişkisine kadar uzanıyordu. Analist, bütün bunların aktarımda yeniden sahneleneceğini; kendisinin de Martha’nın güvensiz ve sorgulayıcı bakışının merceğinden görüleceğini öngörüyordu.

İçsel nesnelerin kökenleri

Freud (1915), bebeğin “ilksel fanteziler”e [primal phantasies] -yani ebeveyn cinsel ilişkisi (ilksel sahne), kastrasyon ve ödipal baştan çıkarılmaya ilişkin filogenetik olarak doğuştan gelen bir bilgiye- sahip olduğunu varsaymıştır. Klein (1952) ve Isaacs (1943) bu fikri genişleterek, bebeklerin “meme”, “penis”, “üretra” ve benzerlerine ilişkin önceden biçimlenmiş bir bilgiye sahip olduklarını ve bunun onların erken ve sonraki deneyimlerini biçimlendirip yönlendirdiğini ileri sürmüşlerdir. Böylece, “ağızdaki-meme” içsel nesne ilişkisi fantezisi, ister besleyici ister cinsel olsun ya da bilginin içe alınması biçiminde gerçekleşsin, tüm içe alma etkinlikleri için bir prototip haline gelir. Bu görüşte, “içsel nesne”nin -çocuğun özsel “öteki”sine ilişkin temsilinin” doğası öncelikle intrapsişiktir [intrapsychic] ve söz konusu gerçek nesnenin davranışı tarafından giderek değiştirilir. Fanteziler, çocuklarda olduğu kadar yetişkinlerde de ruhsal yaşamı etkilemeye devam eder; her düşüncenin bilinçli olduğu kadar bilinçdışı uzantıları ve yankıları da vardır.

Ancak Freud, içsel nesnelerin yalnızca doğuştan gelmediğini; özdeşim ve içselleştirme yoluyla, kişinin erken yıllarına nüfuz eden özgül ilişkileri de yansıttığını fark etmişti. Böylece, “Nesnenin gölgesi egonun üzerine düştü” (Freud, 1917, s. 249) ve “Egonun karakteri, terk edilmiş nesne yatırımlarının bir çökelti ürünüdür ve bu nesne seçimlerinin tarihini sürdürür” (Freud, 1923, s. 63). Ebeveyn yasağının içsel bir temsilcisi olarak süperego fikri bunun en çarpıcı örneğidir. İlksel fanteziye dayalı intrapsişik modelin aksine, Fairbairn (1952b), Bowlby (1988) ve ilişkisel psikanalistler (Mitchell & Aron, 1999), iç dünyanın nesnenin gerçek davranışı tarafından biçimlendirildiği interpsişik bir yaklaşımı benimserler -memenin ne kadar sevgi dolu (yoksun bırakıcı olana karşı), babasal bir yasağın ne kadar tehdit edici olduğu ve benzerleri. Padel (1991), içselleştirilenin bir “nesne” (bir “anne” ya da bir “penis”) değil, bir ilişki [relation] olduğunu ve bireyin, rol tersine çevrilmesi yoluyla, bu ilişkinin iki “uc”undan herhangi biriyle özdeşim kurabileceğini belirtir -dolayısıyla, istismarın ailesel kuşaklararası aktarımında, bir kuşakta istismar edilen çocuk bir sonraki kuşakta istismar eden kişi haline gelebilir.

Bion (1962), hem intrapsişik hem de interpsişik etkenlere ağırlık vererek orta bir konum benimser ve bakımverenin davranışını, doğuştan gelen zihinsel yapıların etolojik bir “tetikleyici”sine oldukça benzer biçimde tasavvur eder. “Meme”nin besleyici işlevini, her zaman gerçekleşmese de, bebekteki potansiyel bir düşünceyi (kendi terminolojisinde bir “ön-kavramlaştırma” [pre-conception]) gerçek bir fanteziye ya da içsel nesneye (Bion için bir “kavrayış” [conception]) dönüştürme kapasitesine sahip olarak görür. Bu model, Chomsky’nin (1965) dil gelişimine ilişkin görüşüyle karşılaştırılabilir; bu görüşte, konuşmaya yönelik bir “derin yapı” ya da potansiyel (Dil Edinim Aygıtı [the Language Acquisition Device]), çocuğun içinde bulunduğu hâkim dilsel dünyaya bağlı olarak belirli bir lehçeye dönüşür. Benzer biçimde, psikanalitik çocuğun bir “Fantezi Edinim Aygıtı”na [Phantasy
Acquisition Device
] sahip olduğu söylenebilir. Bunun klinik karşılığı, terapistin kendi “meme-zihni”ni kullanarak hastanın zihninde daha önce keşfedilmemiş gelişimsel yolları ortaya çıkarması olacaktır.

Belleğin doğası

Bu tartışmayla ilişkili başka bir konu da belleğin nasıl kavramsallaştırıldığıdır. Psikanalitik çalışmanın büyük bölümünün ham maddesini oluşturan Freud’un “anımsamalar”ı birkaç farklı biçimde düşünülebilir. Tulving (1985) şunlar arasında ayrım yapar: (a) bebekken bize nasıl davranıldığına ilişkin sözel olmayan bir temsil olan ve Klein’ın (1946) “duygudaki anılar” kavramına benzeyen “işlemsel bellek” [procedural memory]; (b) içinde yetiştirildiğimiz çocuk yetiştirme örüntülerini ve aile kültürünü yansıtan etkileşimsel davranış örüntüleri ya da “senaryolar”dan (Byng-Hall, 1991) oluşan “semantik bellek” [semantic memory]; ve (c) gerçekten hatırlanabilir epizotlar ya da olaylardan oluşan “epizodik” [episodic] bellek.

Çok az kişi 2 yaşından öncesine ait epizodik anılara sahip olsa da, erken ilişki örüntüleri dünyayı deneyimleme ve onunla ilişki kurma biçimimizi etkilemeyi sürdürür (“semantik” bellek). Psikanalitik bir perspektiften bakıldığında, bunlara ilişkin ipuçları aktarım içindeki görünümleridir. Cinsel sevginin davranışsal görünümlerinin bebeklik davranışlarının kalıntılarını -karşılıklı bakışma, dokunma, emme, yoğun ayrılma anksiyetesi/üzüntüsü ve benzerlerini- içermesi gibi, fantezi de özellikle duygusal yoğunluğun arttığı zamanlarda yetişkin ruhsal yaşamını biçimlendirmeyi sürdürür. Sağlıklı işleyişte bu, duyguları zenginleştirir ve derinleştirir: müzisyenlerin, en yüksek yücelik düzeyinde çalarken dudaklarıyla ilkel emme hareketleri yaptıkları gözlemlenebilir. Psikolojik hastalıkta ise kişinin “ilkel” duyguları çoğu zaman kolayca tetiklenir ve bilişsel değerlendirme tarafından modüle edilmez. Bu duygusal tepkiler aktarım içinde anakronik bir biçimde ön plana çıkabilir. Bir terapist, kaçınılmaz olarak bir seansı kaçırmak zorunda kalacağını sakince bildirebilir. Çocukluğunda birden fazla bakımveren tarafından yetiştirilmiş birinin anlık tepkisi, öfkeli ya da alaycı bir “Görüyorum ki, benden kurtulmak için sabırsızlanıyorsun” olabilir.

Burada Freud’un, çeşitli biçimlerde “sonradan etki” [deferred action], “sonradanlık” [afterwardness] ya da Fransızcada “après-coup” olarak karşılanan “nachträglichkeit” kavramı önemlidir (Perelberg, 2006). Nachträglichkeit, Kierkegaard’ın ünlü “hayat ileriye doğru yaşanır, fakat geriye doğru anlaşılır” özdeyişinin bir ifadesi olarak görülebilir. Psikanalitik açıdan mesele şudur: Hatırlanan bir olayın anlamı ve önemi, olayın gerçekleştiği zamanki durum kadar, kişinin şimdiki zihin durumu tarafından da şekillendirilir. Freud, bilinçdışını kronolojik zamanla sınırlandırılmamış olarak görüyordu; dolayısıyla zamanın akışı iki yönlü olabilir: “Çocukluk travmaları, sanki yeni yaşanmış deneyimlermiş gibi, ertelenmiş bir biçimde etkide bulunurlar; ancak bunu bilinçdışı olarak yaparlar.” (Freud, 1896, s. 354). Böylece, gerçekleştiği sırada belirsiz bir rahatlık ya da teselli unsuru içermiş olabilecek çocukluk çağı cinsel istismarı, geriye dönük olarak utanç verici ve istismar edici bir deneyim olarak yaşanır. Anıların bu akışkanlığı, bir olayın ve ona eşlik eden duygunun hatırlandığında ya “yeniden pekiştirilebildiğine” ya da doğrulanmayıp böylece “pekiştirilmesinin çözülebildiğine” ilişkin kanıtlar bulunması bakımından artık nörobilimsel destek de bulmaktadır (Gorman & Roose, 2011).

Bu, geçmişin “tekrarlandığı” ancak aynı zamanda yeni bir deneyim olarak sorgulandığı aktarım paradoksuyla ilişkilidir; örneğin, özenli bir duyarlılık, ihmal ya da istismara ilişkin belleğe dayalı beklentileri doğrulamaz. Buradaki “sonradan etki”, geçmiş anıların mevcut koşulların ışığında gözden geçirilmeye açık olduğu bir tür tersine aktarım gibidir. Olumlu biçimlerinde bu “güncelleme” süreci, psikanalizi mümkün ve etkili kılan şeydir.

Nachträglichkeit, uç biçimlerinde, görünürde epizodik anılar dahi yaratabilir ve “sahte anı sendromu”na [false memory syndrome] katkıda bulunabilir (Pope, 1996). Bu durumda terapistler ve danışanları, işbirlikçi biçimde -ödipal “üçgenleşme”den [triangulation] ve/veya fantezi–gerçeklik sınırını zihinselleştirmekten kaçınarak- gerçekte doğrulayıcı kanıttan yoksun olan sözde kötü muamele anılarını olgu olarak kabul ederler (Birksted-Breen, 2003). Stern’ün (1985, s. 46) ifade ettiği gibi: “Gelişim, tarihte geride bırakılmış olayların bir ardışıklığı değildir. Sürekli olarak güncellenen, devam eden bir süreçtir.”

“Klinik” bebek ve “gözlemlenen” bebek

Son olarak, bebeklik yakın zamana kadar bir ölçüde boş sayfa [tabula rasa], yani kuramcıların -psikanalistler de dahil olmak üzere- kendi zihni meşguliyetlerini ve ideolojilerini üzerine yansıttıkları boş bir ekran olmuştur. Ancak erken dönem bebek–ebeveyn etkileşimine ilişkin ayrıntılı gözlemsel çalışmaların ortaya çıkmasıyla birlikte, klinik bebekten farklı olarak gözlemlenen bebek (Music, 2017; Stern, 1985), kuramcılarına “karşılık verebilmiş” ve kendisine yüklenmiş bazı yanlış kavrayışları düzeltebilmiştir.

Bu ön açıklamalar ışığında, şimdi doğumdan başlayarak kronolojik biçimde ilerleyip psikolojik gelişimin psikanalitik açıklamasına döneceğiz.

İki kişilik evre: savunma mı, eksiklik mi?

Freud’a (1916–1917) göre üç kişilik Oidipus karmaşası “nevrozların çekirdeği”ydi. Psikanalitik hareketin ilk dönemlerinde, Oidipus’un merkezîliğine inanmak psikanalizin ayırt edici bir özelliği, sorgulanamaz bir dogmasıydı; bu nedenle Melanie Klein, analisti Abraham’ın gelişimsel şemasını temel alarak dikkatini yaşamın ilk aylarına yönelttiğinde, bu dönemi “pre-ödipal” olarak adlandırması doğaldı. Ancak Balint (1952), Rickman’ı (1950) izleyerek daha nötr olan “iki kişilik” ve “üç kişilik” evre terimlerini ortaya koydu.

Bu tartışmanın, terminolojik anlaşmazlığın ötesinde önemli sonuçları vardır. 2. Bölüm’de gördüğümüz gibi, Freud’un modeli özünde çatışmaya dayanıyordu. Ona göre nevrozlar, bir yanda uygarlığın talepleri ile diğer yanda içgüdülerin talepleri arasındaki bağdaşmazlıktan ve ebeveynlerden münhasır sevgi görme arzusu ile bunun uyandırdığı rekabet korkusu ve sonuçları arasındaki gerilimden kaynaklanır. Freud, bilinçdışı ensest arzularının yaygınlığını vurgulamış ve ilksel bastırmayı, bu arzuların ne pahasına olursa olsun bilinçli farkındalıktan uzak tutulmasını sağlayan araç olarak görmüştür.

Kernberg (1984) ve Segal (1986) gibi Kleincılar, bu çatışma-savunma modelini bebekliğe kadar geri götürürler; burada da bebeklerin bakımverenlerine duydukları sevgi ile bakımverenlerin yokluklarına ve taleplerine anında karşılık vermemelerine karşı hissettikleri nefret arasında bir mücadele vardır. Başta Kohut (1977) ve Winnicott (1965) olmak üzere diğerleri ise sorunların eksiklike dayandığını düşünmüşlerdir -sağlıklı gelişim için gerekli yaşamsal unsurların, özellikle de anne empatisi ve duyarlılığının yokluğuna. Hem savunma hem de eksiklik modelleri, psikolojik hastalığı ve onun psikanalitik yolla iyileştirilmesini anlamaya yardımcı olabilir (ayrıca bkz. Bölüm 11).

Yaşamın ilk haftaları: “otizm” mi yoksa simbiyoz mu?

Freud, yenidoğanın ruhsal durumunu yumurtadan henüz çıkmamış bir civcivinkiyle karşılaştırmıştır: “dış dünyanın uyaranlarından yalıtılmış ve hatta beslenmeye ilişkin gereksinimlerini bile otistik biçimde karşılayabilen bir ruhsal sistem…” (Freud, 1911, s. 218; Hamilton, 1982). Bu görüş, Mahler, Pine ve Bergman’ı (1975) “normal otizm” evresini tanımlamaya; Freud’u (1914) ise, başkalarını sevme kapasitesinden önce gelen ve yenidoğanın kendinden hoşnut biçimde kendi içine gömülmüşlüğüne dayanan, çatışmasız öz-sevgi olarak kavramsallaştırdığı tartışmalı “birincil narsisizm” [primary narcissism] kavramına götürmüştür.

Mahler’e göre yaşamın ilk 6 ayı, “normal otizm”den [normal autism] “simbiyoz”a [symbiosis] ve oradan “yumurtadan çıkma”ya [hatching] doğru ilerler. Bununla birlikte, “otizm” teriminin bu bağlamda kullanılması tartışmalıdır (aksi yönde, daha sonra geri çekilmiş bir görüş için bkz. Tustin, 1986, 1994). Yenidoğan bebekler kuşkusuz benmerkezcidir, ancak iki kişilik çevreye son derece etkin biçimde katılırlar ve örneğin doğumdan sonraki birkaç gün içinde annelerinin sesini, kokusunu ve yüzünü başkalarınınkinden ayırt edebilirler (Music, 2017). İki haftalık bebekler etkin taklitçilerdir ve bakımverenlerin dil çıkarma hareketlerini doğru biçimde yansıtırlar. Bu durum, bebeğin besleyici bir figüre uzanma gereksinimi ve duyarlı biçimde ayarlanmış annenin -oksitosin yoluyla fizyolojik ve psikolojik- yanıt verebilirliği tarafından beslenen, anne–bebek simbiyozuna ya da “biyodavranışsal eşzamanlılık”a ilişkin iki kişilik bir tabloya götürür (Feldman, 2015).

Freud’a göre, ilkel “iyilik” [goodness] duyguları, hepimizin hayatta kalmak için gereksinim duyduğu zorunlu öz-sevgi durumu olan “birincil narsisizm”le ilişkiliydi; bu durum yalnızca, Slavin ve Kriegman’ın (1992) ifade ettiği gibi, “cinsel yolla üreyen evrimleşmiş bir türün üyeleri olduğumuz için, hiç kimse bizi bizim kendimizi sevdiğimiz kadar sevmez” anlamında “otistik”ti. Freud (1914), bu “narsisistik” öz-sevgiyi gelişimsel olarak “anaklitik”, “yaslanmaya dayalı” ya da nesne sevgisinden önce gelen bir durum olarak görmüştür; bu tema Blatt, Zuroff, Hawley ve Auerbach (2010) tarafından geliştirilmiştir. Freud’un ünlü “amip metaforu”nda dediği gibi:

…egonun orijinal bir libidinal kateksisi, bunun bir kısmı daha sonra nesnelere yöneltilir, ancak temelde varlığını sürdürür ve nesne kateksisiyle ilişkisi, bir amibin gövdesinin dışarı uzattığı yalancı ayaklarla ilişkisine benzer.

(Freud, 1914, s. 75)

Freud, bu birincil narsisizmin daha sonraki yaşamda, amaçlarımızı, değerlerimizi ve hırslarımızı şekillendiren ve daha sonra süperego içinde birleşen “ego ideali” [ego ideal] biçiminde; ayrıca kişinin kendi çocuklarını diğerlerinin hepsinden özel kılan ebeveyn sevgisinin narsisizminde varlığını sürdürdüğünü tasavvur etmiştir:

Majeste bebek … böylesine dokunaklı ve özünde böylesine çocuksu olan ebeveyn sevgisi, ebeveynin yeniden doğmuş narsisizminden başka bir şey değildir.

(Freud, 1914, s. 90)

Erken bebekliğin Klein–Kernberg modeli

Freud’a göre, yenidoğan bebeğin zihni saf id’den ibarettir ve dünyayla ilişki kurmasını sağlayacak bir egodan yoksundur. Klein buna katılmamıştır. Doğumdan itibaren ilkel bir egonun ve dolayısıyla ilkel nesne ilişkilerinin mevcut olduğunu düşünmüştür. İkili duygulanım modelinde (ilgili bir tartışma için bkz. yedi birincil duygusal kümelenme tanımlayan Panksepp & Solms, 2012), bebek birbiriyle çelişen iki deneyim kümesiyle karşılaşır ve bunları içe yansıtır: başarılı beslenme, sıcaklık ve dokunsal temasla ilişkili “iyi”, doyurucu ve besleyici duygular; ve “kötü” deneyimler -ayrılık, terk edilme, açlık, ıslaklık ve soğuk gibi . Bunlar birleşerek sevgi ve nefret, arzu ve saldırganlık, çekim ve kaçınma, eros ve thanatos, yaşam ve ölüm içgüdülerine ilişkin temel duyguların çekirdeklerini oluşturur.

Kleincı açıklamada, ilkel ego iyi ile kötüyü birbirinden ayrı tutarak ruhsal dengeyi korur. Bebek “iyi ben” deneyimlerini içe yansıtır ve onlarla özdeşim kurarken, kötü “ben olmayan” duyguları bölerek ayırır ve onları dışarıya, besleyici ebeveyne yansıtır; böylece ebeveynin “iyi meme”si geçici olarak “kötü”, zulmedici bir memeye dönüşür. Ruhsal sınırlar açısından tümgüçlü ve potansiyel olarak psikotik olan bu durumda, her şey büyüsel biçimde kişileştirilir. Gerçekliğin değişkenlikleri ve rastlantısallığının aksine, “her şey nesnelerin eylemlerinin sonucudur” (Etchegoyen, 1991). Bunun ardından daha fazla anksiyete ortaya çıkar; çünkü çocuk, iyi deneyimleri “içeri” alabilmek için ebeveynsel iyiliklerini “yamyamca tüketmek” (içeatım gibi) zorundadır. Ancak çocuk şimdi memeyi iki kez “yok etmiş” olduğunu hisseder -kötülüğü dışarı atma gereksinimi yoluyla ve kendi açgözlülüğüyle- ve bu yıkıcılığın da yansıtılması gerekir; bu da kısır döngünün bir başka sarmalına yol açar. Sonunda bu ikilemler, iyi ile kötünün bir arada var olduğu depresif konumda çözülür; onarım [reparation], yıkıcılığımızın sorumluluğunu üstlenmemiz ve onu yaratıcı biçimde aşmamız anlamına gelir; kaybı kabul edebilir, yas tutabilir ve suçluluktan vazgeçebiliriz.

Kleincı modelde, bu iyi/kötü “bölme” gerekli bir savunmadır; öfke ve hayal kırıklığı duygularıyla kirlenmemiş bir özdeğer ve iyilik çekirdeğinin filizlenmesini mümkün kılar. Uyumlanmış ebeveyn ya da alıcı meme, bu kötü duyguların, bebeğin yeni gelişmekte olan depresif konumunda yeniden bütünleştirilebilecekleri zamana kadar güvenli biçimde barınmasına olanak tanır. Ancak memenin bu detoksifiye edici işlevi mevcut değilse -ihmalkâr, tutarsız ya da istismar edici ebeveynlik nedeniyle- ve/veya kötü duygular aşırıysa ve yeniden bütünleştirilemiyorsa, bölme gelişim üzerinde bir fren işlevi görebilir. Bunun klinik çıkarımı, analistin, en azından başlangıçta, bölmenin yorumlanmadan bırakılması gerekip gerekmediğine (“kapsayıcı” işlev) ya da negatif aktarımın en baştan ele alınıp yorumlanmasının gerekip gerekmediğine karar vermesi gerektiğidir. Kernberg (1984) ikinci yaklaşımı savunma eğilimindedir, ancak Joseph (1989, s. 76) şu uyarıda bulunur:

Analistler, hastalarından korkularıyla, özlemleriyle ve üzüntüleriyle, bunu yapabilecek kaynaklara ve imgeleme sahip olmalarından çok önce yüzleşmelerini istediklerinde, onlardan fazla şey talep ediyor olabilirler.

Özetle, “paranoid-şizoid konum”da Kleincı çocuk, görkemden çok haset, öfke ve hayal kırıklığı bulutlarını ardında sürükler. Klein, bu durumu, çocuk nefret ettiği ve korktuğu nesnenin aynı zamanda sevdiği ve bağımlı olduğu nesne olduğunu fark etmeye başladığında iyi ile kötünün, sevgi ile nefretin bir araya geldiği “depresif konum” tarafından dengelenen bir durum olarak tasavvur etmiştir. Klein, bu iki konum arasındaki etkileşimin yaşam boyunca, özellikle de psikolojik gelişimin başlıca kriz noktalarında, devam ettiğine inanmıştır.

Erken bebekliğin kişilerarası modelleri

Kleincı modelin aksine, ilişkisel perspektifler (Mitchell & Aron, 1999), bebek ile ebeveynden oluşan iki kişilik bir matristen hareket eder; özerk ve ayrı bir kendilik [self] hissi sonunda bu matristen kristalleşir. Winnicott (1965) ve Stern (1985), bu istikrarlı kendilik hissinin, annesel duyarlılık ve uyumlanmaya dayanan ebeveynsel “tutma”dan [handling] doğduğunu düşünürler. Winnicott için tutma [holding], bütünleş[tir]me [integration] ve kişiselleştirme [personalisation] temel meselelerdir (Dias, 2016). Tutma, doğumdan önce, bebeği düşünmenin annenin bilinçli ve bilinçdışı zihninde giderek artan bir belirginlik kazandığı birincil annelik tasası [primary maternal preoccupation] ile başlar. Böylece çocuk, projeksiyonun bir kaynağı olmasının yanı sıra ebeveyn projeksiyonlarının da alıcısıdır [recipient]. Fraiberg, Adelson ve Shapiro (1975) bunları çağrışım gücü yüksek bir ifadeyle “çocuk odasındaki hayaletler” olarak adlandırırlar -yani ebeveynlerin erken dönem deneyimlerinin, dünyaya gelmek üzere olan çocuklarıyla birlikte yeniden etkinleşen kalıntılarıdır (çoğu zaman çocuğun isminin seçiminde kapsüllenmiştir; klinik olarak, hastalara sahip oldukları ismi nasıl aldıklarını sormak, çoğu zaman bu atasal temaya açılan bir pencere açar).

Winnicott, çocuğun gereksinimlerinin doyumunu aldığı “nesne anne”yi [object mother] “çevre anne” [environment mother] ile karşılaştırır. Bu tutma ve aynalama [mirroring] işlevi, bebeğin “kendiliğinden jest”inin anlam kazanmasına ve -kendini görülürken görmesi yoluyla- bir “gerçek kendilik” [true self] ile somato-psişik bir kişisellik hissinin ortaya çıkmasına yardımcı olur. Böylece, susamış 1 yaşındaki bir çocuk bardağını işaret eder; anne, “Evet, bu senin bardağın; bir şey içmek ister misin?” der; bu aynalayıcı ve altını çizen yanıt, jeste anlam kazandırır ve çocuğu, kendine özgü ancak aynı zamanda paylaşılan dünyasını kurmakla meşgul etkin bir fail [agent] olarak vurgular.

Wright (1991) ve sonraki araştırmacılar (Fonagy, Gergely, & Target, 2007) için, annenin yüzünün bir ayna olabilirliği ve daha sonra ilişkiselliğin bir simgesi olarak yanıt verebilirliği, çokça övülen “meme”den daha az önemli değildir. Winnicott (1965) ve Kohut (1977), Freud’un “birincil narsisizm”ine bu etkileşimsel, iki kişilik perspektiften ışık tutarlar. Kohut’a göre, “sağlıklı narsisizm”, besleyici ebeveynin (ya da analistin) “empatik aynalaması”ndan [empathic mirroring] doğar ve içselleştirilmiş, besleyici bir kendilik-nesnesine [self-object] yol açar; bu kendilik-nesnesi, nesne sevgisi ortaya çıktığında geride bırakılmaz, aksine yaşam döngüsü boyunca etkin kalır. İyi öz güven [self-esteem], anne ile çocuğun karşılıklı olarak birbirlerine yönelmeleri ve bağlılıklarından doğar. Kohut’a göre narsisistik bozukluklar -rol tersine çevrilmesi, uyum gösterme ve “sahte kendilik” savunmalarıyla birlikte- bu ilk ve son derece önemli bağdaki bozulmalar/eksiklikler temelinde ortaya çıkar. Bu, söz konusu güçlüklerin, modüle edilmemiş saldırgan dürtülerin birincil narsisizme yönelttiği içsel tehditlerden kaynaklandığı Klein–Kernberg modeliyle karşıtlık oluşturur.

Winnicott, tümgüçlü narsisizm kavramını korur, ancak onu anne ile bebek arasında bir geçiş alanı [transitional space] tasavvur ederek etkileşimsel terimlerle ifade eder (geçişsel; ne kendilik ne öteki, ne öznel ne nesnel, ne iç ne de dış olması anlamında); bu alanda bebeğin arzusuna anne tarafından duyarlı biçimde karşılık verilir. “Onun [çocuğun] arzusu, annenin emridir”: anne, sanki sihirli bir biçimde oradaymışçasına hazır bulunarak, çocuğun nesneyi “yarattığı” yanılsamasını sezgisel olarak destekler. Daha sonraki yaşamda öz-yeterlik ve yaratıcılık duyguları bu erken başlangıçlar üzerine inşa edilir. Gerçek bebeklere ilişkin gözlemsel çalışmalar (psikanalitik olarak yeniden yapılandırılmış bebeklerin aksine), bu psikanalitik hipotezlere ampirik destek sağlamıştır (Beebe & Lachmann, 2014; Gergely & Watson, 1996).

Kişilerarası yaklaşımın yazarları, normal ve anormal gelişim arasında Kleincı düşüncedekinden daha keskin bir ayrım yaparlar. Klein’a göre, bölme ile bütünleşme arasında her zaman iki yönlü bir ileri geri hareket vardır -paranoid-şizoid konumun dehşetleri ve kırılgan güvenliğinden, depresif konumun üzüntüsüne ama aynı zamanda aklıselimliğine doğru. Kişilerarası yaklaşımın yazarları, bu ilkel savunmaları, yeterli ebeveynlik tarafından yatıştırılıp bütünleştirilen, bebekliğin kaçınılmaz ve yönetilemez anksiyetelerine verilen evrensel tepkiler olarak değil; yetersiz ya da birikimsel olarak travmatik ebeveynlik karşısında bebeğin uyum sağlama mücadelesinin patolojik görünümleri olarak görme eğilimindedirler.

Normal biçimde yanıt veren ebeveynlerle birlikte çocuk, gecikmiş bir beslenme, soğuk bir yatak, bir solunum yolu enfeksiyonu, sıkıcı bir gün gibi “kötü” deneyimlerle sağlıklı protesto yoluyla başa çıkabilir; bu protesto, yanıt veren “meme” tarafından kabul edilir ve “dönüştürülür”. Ebeveyn, bu “normal” nefretle, fiilen “Merhaba nesne! Seni yok ettim” (Winnicott, 1969) diyen bebekle başa çıkabilir; bebek ise iyi ebeveyn imgesini, kaçınılmaz kısa ayrılıkların zulmedilme ya da terk edilme duyguları olmaksızın tolere edilebilmesine yetecek kadar uzun süre canlı tutabilir. Gündelik saldırganlık ve protesto, annesel “metabolize etme” ve kayba dayanabilme kapasitesiyle bağlantılıdır. Nitekim, bir ölçüde engellenme, keşfedici öz-güven ve dayanıklılık için bir teşvik işlevi görür -“yeterince iyilik” [good enough-ness], “mükemmel ebeveyn”i [perfect parent] alt eder. Sonunda, “optimal hayal kırıklığı” [optimal disillusionment] (Kohut, 1977), kalıcı bir “sıradan benzersizlik” [ordinary specialness] duygusuyla bir arada var olabilen kusurluluk gerçekliğinin kabulüne yol açar.

Fairbairn’a (1952b) göre temel travma, annesel kayıtsızlıktır: yakından tanınmamak; bu durum çoğu zaman annesel depresyonla ilişkilidir ve Kohon’un (1999) formüle ettiği şekliyle Fransız psikanalist André Green’in “ölü anne” [dead mother] kavramına benzer bir perspektiftir. Rahatsız yetişkin hastaların ilkel savunmaları (bkz. Bölüm 4) -bölme, yansıtma ve yansıtmalı özdeşim, tümgüçlü kontrol, narsisistik kendine gömülme- bu kişilerarası modelde “fiksasyon noktaları”na gerilemeler ya da gelişimsel duraklamalar değil, “ikincil narsisizm” örnekleri, savunmalar ya da düşmanca bir çevre karşısında kendiliğe zorunlu geri çekilmelerdir; bu perspektifler hem Symington (1993) hem de daha sonra Holmes (2015) tarafından tartışılmıştır. Kohut (1971) bunları, başarısız bakımın sonucu olan “çöküş ürünleri” [breakdown products] olarak adlandırır.

Örnek: “Oxo anne”

Mark, şizofreniden mustarip, yirmili yaşlarının başında genç bir adamdı. Ona ne kadar kötü biri olduğunu söyleyen sesler duyuyor ve korkunç yılanlar ile başka canavarlara ilişkin görüntüler görüyordu. Daha yaşlı, annelik özellikleri taşıyan kadınlara ilgi duyma eğilimindeydi; bu kadınlar başlangıçta, özellikle de Mark çok “iyi” ve uysal olduğu için, ondan hoşlanıyor ve ona acıyorlardı, ancak daha sonra onun sahipleniciliğini boğucu buluyor ve onu reddediyorlardı. Benzer bir örüntü, analistiyle olan ilişkisini de karakterize ediyordu. Anne ve babası “hippi”ydi ve her ikisi de yoğun biçimde uyuşturucu kullanıyordu; çocukluğu boyunca koruyucu aile yanında yaşamak ile annesiyle yaşamak arasında gidip gelen Mark’a bakım vermekte zorlanmışlardı. En erken anısı, mutfak dolabından bir Oxo küpünü (yani kurutulmuş sığır eti özütü paketi) “çalma”sı ve onu kemirmesiydi; bu sırada annesi ile arkadaşlarının yan odada uyuşturucunun etkisi altında çaresizce kıkırdadıklarını duyuyordu. Mark, ciddi çevresel yetersizlik karşısında bu “kare” memeden umutsuzca bakım ve beslenme arıyordu.

Farklı modeller karşıt öncüllerden hareket etse de -Klein için “iyilik” dışarıdan, “kötülük” ise içeriden gelirken, kişilerarası yaklaşımı benimseyenler için masum çocuk yetersiz bir çevre tarafından bozulur -uygulamada bu iki konum birbirinden o kadar da uzak değildir. Kleincılar, iyi ebeveynliğin bebekte doğuştan bulunan bölme eğilimlerini hafiflettiğini düşünürken, kişilerarası yaklaşımı benimseyenler ve kendilik psikologları kötü ebeveynliğin bölmeyi ve diğer “lkel” savunmaları ortaya çıkaran etkilerini vurgularlar. Gerçek dünya iyi ile kötünün bir karışımı olduğundan ve bebekler en erken dönemlerinden itibaren sevme ve nefret etme kapasitesine sahip olduklarından, her iki açıklama da değerli içgörüler içerir.

Ayrılma-bireyleşme

Şimdiye kadar bebekleri ve bakımverenlerini yalıtılmış ikililer olarak ele aldık. Ancak bir bebeğin ortaya çıkması için iki kişi gerekir. Lacancı okumada (Fink, 1997, 2011), baba önemli hale gelmeden önce bile bebek ile anne arasında üçüncü bir terim çoktan ortaya çıkmıştır: yokluk [absence]. Klein da bunda ödipalliğin nüvesini görmüştür; çünkü orada olmayan annenin babayla birlikte olduğu hayal edilir. Yaklaşık 7 aylıkken çocuk yabancı anksiyetesi göstermeye ve annenin geliş gidişlerinin çok daha fazla farkında olmaya başlar. Bu durum Mahler ve ark. (1975) tarafından “ayrılma-bireyleşme”nin başlangıcı olarak kavramsallaştırılmıştır; bebek, içsel “nesne sabitliği”ni [object constancy], yani orada olmayan annenin zihinsel bir imgesini ya da bellek izini koruyabilme kapasitesini -ve aynı şekilde, hafta sonları ve aralarda orada olmayan analistin imgesini- oluşturmaya başlar.

Bağlanma kuramı [attachment theory] (Bowlby, 1988; Holmes, 2013), güvenli bağlanmanın anahtarı olarak ayrılıkların ele alınış biçimini vurgular; ebeveynler, hem gerçeklikte hem de çocuğun zihninde, çocuğun dünyayı keşfetmeye başlayabileceği ve tehlike tehdit ettiğinde hemen geri dönebileceği bir “güvenli üs” [secure base] sağlarlar. Mahler ve ark. (1975), ayrılma-bireyleşmenin bir “yeniden yakınlaşma alt evresi”ni tanımlarlar; bu evrede, küçük çocukların, coşkulu keşiflerini ya da “dünyayla aşk ilişkisini” kesintiye uğratarak, güvence almak için kısa süreliğine anneye dönme gereksinimi hissederler; belki de Einstein’ın “kutsal merak”ı [holy curiosity] nedeniyle cezalandırılmaktan (Hamilton, 1982) ya da ödipal yasağı çiğnemekten korkarlar.

Kernberg (1984), bu dönemde ortaya çıkan istenmeyen duygulara karşı başlıca savunma olarak paranoid-şizoid bölmeden adaptif bastırmaya doğru olgunlaşmaya dayalı bir hareket görür. Normal gelişimde artık, istikrarlı ve besleyici bir ebeveynle içselleştirme ve özdeşime dayanan çok daha güçlü bir ego vardır. Erken süperego da ortaya çıkmaya başlamaktadır. Böylece çocuk, iyi ile kötüyü dışarıya yansıtmak zorunda kalmak yerine, bunların bir ölçüde bütünleşmesiyle başa çıkabilir.

Ayrılma-bireyleşme ilerledikçe, çocuk her biri kendi bakış açısına sahip özerk bireylerden oluşan bir dünya tasavvur etmeye başlar: kendi ortaya çıkmakta olan öznel kendiliğine ilişkin bir duygu geliştirdikçe, başkalarının da kendiliklere sahip olduğunun farkına varmaya başlar. Bu, “iyi” ve “kötü” kısmi nesnelerin, hem bakım ve beslenmenin hem de engellenmenin kaynağı olan, bütün ve ayrı bir varlıkta birleştiği “depresif konum”un bilişsel yönüdür. Fonagy ve ark. (2007) bunu, çocuğun “zihin kuramı”nın [theory of mind] ya da zihinselleştirme kapasitesinin ortaya çıkışı olarak betimler. Bu kavram, özellikle, “bakımveren” yetişkinlerin kendilerine zarar vermeyi, hatta onları yok etmeyi isteyebilecek zihinlere sahip olabileceği dehşet verici fikrini savunmacı biçimde ortadan kaldırmış olabilecek istismar edilmiş hastaların tedavisinde önemlidir. Tedavide, analistin zihnini ve analitik ortamı, birlikte içinde bulunabilecekleri güvenli ve ayrı yerler olarak giderek tanımaya başlayabilirler.

Ödipal ya da üç kişilik evre

Freud’un Oidipus karmaşası kavrayışı, babasının ölümünün ardından gerçekleştirdiği otoanalizden doğmuş ve ilk kez 1895 yılında arkadaşı Fliess’e yazdığı bir mektupta dile getirilmiştir; bu kavrayış daha sonra popüler folklorun bir parçası haline gelmiştir (Freud, 1895a). Freud’un kurgusunda, küçük oğlanın, Oidipus gibi, babasını öldürmeyi ve annesinin yatağındaki yerini ele geçirmeyi arzuladığı tasavvur edilir. Anneye sahip olma arzusu, tümgüçlü babanın misilleme niteliğindeki kastrasyonuna uğrama korkusunu uyandırır -genital organların kaybı biçimindeki nihai ceza, sünnet ritüelinde simgesel olarak sahnelenir. Kastrasyonun gerçekliği daha sonra, küçük oğlanın cinsel merakı sonucunda kadınların fallusa sahip olmadıklarını keşfetmesiyle doğrulanır; onun zihninde kadınlar bu nedenle hadım edilmiş olmalıdır -bu görüş, menstrüel kanın akışıyla da doğrulanır.

Freud, psikoseksüel dünyanın küçük kızlar açısından da kabaca benzer göründüğünü varsayıyor gibiydi; buna göre kızlar babalarını sever, annelerinin yerini almak ister ve güçten ve önem taşıyan temel organdan yoksun oldukları için kendilerini aynı zamanda “hadım edilmiş” ve güçsüz hissederler. Freud, Oidipus karmaşasını, sonunda özdeşleşim [identification] yoluyla “çözülen” gerekli bir gelişimsel görev olarak görmüştür. Erkek çocukta bu, korkulan babayla özdeşleşim yoluyla gerçekleşir; bu özdeşleşim ona gelecekte gerçek bir kudrete sahip olma vaadi sunar. Küçük kızda ise bu, annesiyle özdeşleşim yoluyla ve fallustan yoksunluğunun sonunda bir erkeği kendine çekme ve böylece ona “sahip olma” kapasitesiyle telafi edileceği vaadiyle gerçekleşir (çünkü o bir erkek “olamaz”) ve penisten çok daha büyük ve daha iyi bir şey, yani bir bebek, dünyaya getirme kapasitesiyle tamamlanır.

Çağdaş psikanaliz, bu fallosentrik [phallocentric: erkek egemen] açıklamaya yönelik feminist tepkiden güçlü biçimde etkilenmiştir (Benjamin, 1990, 1995; Holmes, 2019; Irigaray, 1984; Kristeva, 2014; Zakin, 2011). Bununla birlikte, Oidipus karmaşası, çocuğun hem kıskandığı hem de kendisini dışlanmış hissettiği ebeveyn çiftine ilişkin açıklamasında ve insanların bebeklikten yetişkinliğe uzanan yolda başa çıkmak zorunda oldukları arzu, yasak, ambivalans ve özdeşim deneyimlerinde psikanalitik olarak yankı bulmayı sürdürmektedir.

Oidipus kompleksinin dört yönünü -Kleincı ve Lacancı perspektifleri, feminist tepkileri ve toplumsal değişimin etkilerini- ayrıntılı olarak ele alacağız. Ancak önce, Freud’un özgün kavrayışlarının süregelen geçerliliğini değerlendireceğiz. Mitchell’ın (1988) belirttiği gibi, Freud’un temel projelerinden biri erkek iktidarsızlığının psikolojisini anlamaktı (“sevdikleri yerde arzulamazlar ve arzuladıkları yerde sevemezler”; Freud, 1916, ss. 182–183). Bu mesele, aşağıdaki olgunun başlangıç noktasını oluşturmuştur.

Örnek: Babasının oğlu mu, yoksa kendi başına bir erkek mi?

Peter fiziksel olarak “iktidarsız” değildi, ancak başvuru sorunu kadınlarla istikrarlı ilişkiler kurma konusundaki süregiden yetersizliğiydi. Otuzlu yaşlarının başında bir iş insanı olan Peter’ın çok sayıda ilişkisi olmuştu; ilk aşamalarda her şey yolunda gidiyor, ancak ne zaman bağlanma olasılığı belirse paniğe kapılmaya başlıyor ve sonunda, kendi ifadesiyle, ilişki “Peter out” oluyordu. İkincil bir sorun ise iş yerindeki huysuzluğu ve asabiyetiydi; bunun, ona, kendi tabiriyle “geçimsiz bir herif” olarak ün kazandırdığını belirtiyordu.

Peter, aile işletmesini yöneten çok güçlü ve hükmedici bir babaya ve içine kapanık, uyumlu bir anneye sahip üç erkek çocuğun en büyüğüydü. Kısa süre içinde Peter’ın, hem hayranlık duyduğu hem de korktuğu babasını kendine model aldığı, ancak bu kimliğin bir şekilde ona tam olarak uymadığı ortaya çıktı. Gizliden gizliye kendisini annesine “benzer” hissediyordu -annesiyle konuşabiliyor ve kuramsal olarak bağımsız yaşıyor olmasına rağmen annesi ondan aileyle düzenli olarak yemek yemeye gelmesini bekliyordu; Peter da onu gücendirmemek için buna uyuyordu.

Umut vadeden bir başka ilişki daha çıkmaza girdiğinde, Peter birdenbire, işlerin ters gitme eğiliminde olduğu noktanın kız arkadaşlarını ebeveynleriyle tanıştırdığı zaman olduğunu ve babasının onlara karşı çekici ve nazik davrandığını görmenin kendisini yetersizlik ve haset duygularıyla doldurduğunu fark etti; ardından bu duyguları kız arkadaşlarına yansıtıyor, onları sadakatsiz ve değersiz kişiler olarak görüyordu. Bu düşünceleri analizde ifade etmek Peter için son derece güçtü; çünkü oldukça sert ve “maço” bir tavrı sürdürüyordu ve erkek analistin yorumlarını “Haklı olabilirsiniz” ya da “Bunu hiç düşünmemiştim” gibi sözlerle geçiştirme eğilimindeydi; böylece bu yorumların, kendisi gibi ayakları yere basan bir iş insanıyla pek ilgisi olmayan, saçma psikolojik gevezelikler olduğunu ima ediyordu.

Analistle olan rekabeti yorumlandığında, annesinin erkek kardeşine hamile olduğu döneme ilişkin çocuklukta yaşadığı mutsuzluk ve mutlak ihanete uğramışlık duygularını ve yemek saatlerindeki suskun somurtmalarından onu zorla çıkarmaya çalışan babası tarafından aşağılandığı bazı olayları hatırlamaya başladı. Babasıyla, asla kazanamayacağını hissettiği bir mücadeleye ne kadar saplanıp kaldığını ve annesiyle hiçbir kız arkadaşının asla erişemeyeceği gizli bir yakınlık içinde olduğunu fark etmeye başladı; hatta bekârlığının (ki bu durum annesini dehşet verici ölçüde kaygılandırıyordu), kendisi kuşkusuz yeterince iyiyken iki erkek çocuk daha dünyaya getirmesindeki “sadakatsizliği” nedeniyle annesine yöneltilmiş bir sitem olduğunu da fark etti. Bunlardan söz ederken ağlamaya başladı ve analistin ona anlayışla yaklaşmak yerine tamamen kendisiyle alay etmesini ya da ona saldırmasını bekliyordu. Bu seansın ardından babasına karşı çok daha kendini ortaya koyan bir tutum almaya başladı, yurtdışında yaşayan yeni bir kız arkadaş edindi ve onu ziyaret etmek için analitik aralarla uyuşmayan tatillere gereksinim duyduğunu dile getirip buna itiraz ederek analize karşı daha az açık biçimde uyum gösterir hale geldi.

Kişilerarası bir perspektiften bakıldığında, bu olgu çocuğun ödipal duygularının ebeveynler tarafından ele alınmasının ve kapsanmasının önemini göstermektedir. Bir annenin, baştan çıkarıcı olmadan oğlunun kendisine yönelik tutkusundan hoşlanabilmesi gerekir; baba ise bu rekabeti kendisi için bir tehdit olarak hissetmeden kabul edebilmeli ve oğlunun kendisine saldırma ve onu küçümseme arzusunu kabul ederken, kendisini bir model olarak sunmaya hazır olmalıdır. Bu olgu aynı zamanda, babanın Peter’a erkekliğe geçiş için geçerli bir inisiyasyon sağlayamamasını da temsil ediyor olarak görülebilir; böyle bir inisiyasyon, Peter’ın annesiyle ve bunun uzantısı olarak kız arkadaşlarıyla birleşmiş olma korkusunu aşmasına yardımcı olabilirdi. Peter’ın “kastrasyon anksiyetesi” bu korkuyu somutlaştırıyordu; ruhsal olarak sakatlanmışlık duygusu da öyle. “Bir oğlan çocuğu, hem annesinin kendisi için temsil ettiği tehlikeden onu koruması hem de kendisinin annesi için temsil ettiği tehlikeden annesini koruması için babasına ihtiyaç duyar” (Horrocks, 1994). Aynı şekilde, bir babanın kızının güzelliğini ve gelişmekte olan cinselliğini baştan çıkarma ya da sınır ihlali olmaksızın kutlayabilmesi ve takdir edebilmesi; annenin ise kendisini tehdit altında ya da yerinden edilmiş hissetmeden kadınlık bayrağını kızına devredebilmesi gerekir.

Oidipus’a Kleincı perspektif

Klein’a göre, Oidipus kompleksinin tohumları bebekliğin en erken evrelerinde bulunur (Britton, 1989, 2018). Anneden ayrılma, babanın varlığını ima eder ve ayrılığın uyandırdığı çocuğun kendi saldırgan fantezileri daha sonra babaya yansıtılır. Bu, Oidipus kompleksinin, günümüz babalık tutumlarının gerçekliğinden oldukça uzak görünen cezalandırıcı ve yasaklayıcı baba fantezisinin neden bu kadar yaygın olduğunu açıklar. Klein’a göre, ödipal evrenin müzakere edilmesi, paranoid-şizoid konumdan depresif konuma ilerlemeyle ilişkili olgunlaşmaya bağlıdır. İkincisinde, çocuk iyi ile kötünün bir ve aynı kişide cisimleştiğini fark etmeye eşlik eden suçluluk ve üzüntüyü kabul edebilene kadar, iyi ile kötü ayrı tutulur. Benzer biçimde, Oidipus kompleksinin çözülmesi, çocukların ebeveyn çiftinden geçici olarak dışlanmalarını kabul etmelerini, anne ile babanın bir araya gelmesine izin vermelerini ve “iyi cinsel ilişki” ya da “ilksel sahne” fantezisine tahammül etmelerini gerektirir.

Ödipal senaryonun bu çağdaş versiyonunda çocuk anneyi “kaybeder”, ancak bunun karşılığında temel ruhsal kazanımlar elde eder. Birincisi, çocuk düşünme kapasitesini edinir -şu anlamda ki yaratıcı düşünce “üretken”dir; birbirinden farklı fikirleri yeni birleşimler içinde bir araya getirir. İkincisi, Oidipus özerkliğe götüren bir itici güçtür. Çocuk, ebeveynlerin karşılıklı arzusu kadar dokunulmaz olan kendi iç yaşamını sürdürmeye başlar. Üçüncüsü, baba çocuğun yaşamında yalnızca alternatif bir anne olarak değil, cinsiyetli ve ayrı bir varlık olarak rol oynamaya başlar.

Lacancı perspektif

Bowie (1991) ve Fink (2011) tarafından ele alınan Lacan (1977), Freud’un fikirlerini bilimsel olgular olarak değil, metaforlar olarak dilbilimsel terimlerle yeniden formüle eder. Dilbilim ve antropoloji terimleriyle ifade edilen bu fikirler, ataerkil bir toplumun psikolojik yapılarına ilişkin sarsıcı bir açıklama oluşturur. Betimlemek, zorunlu olarak onaylamak anlamına gelmez.

Lacan’a göre -kendisi, Yahudi psikanalizinin olduğu kadar Frankofon Katolikliğin de bir ürünüydü- gelişimde yaklaşık 2 yaş civarında, çocuk kendilik farkındalığı ve dili edinmeye başladığında bir kriz ortaya çıkar. Avrupa-merkezci kültürlerin antropolojisinde, anne ile çocuğun ilkel pre-ödipal birliği, “no(m) du père”in [babanın adı (yasağı)] ortaya çıkışıyla parçalanır. Bu ifade aynı anda hem “babanın adı”nı (anne tarafından aktarılan “Hristiyan” adının karşıtı olarak) hem de “hayır”ı -annenin kıskanç kocası tarafından cennetin kapılarına başmeleğin kılıcı gibi yerleştirilen yasağı- ifade eder. Kültürel olarak verili olan dil (bir “ana dil”, fakat ataerki tarafından denetlenen), çocuğun dünyaya ilişkin deneyimini belirlemeye başlar. Duyusal izlenimler, toplumun gücü tarafından adlandırılan ve sınıflandırılan nesneler halinde birleşir; bunun en güçlü simgesi fallustur. Freud’un aksine, mesele kadınların penisleri olmadığı için güçten yoksun olmaları değildir; tersine, güçten yoksun oldukları için fallusun yasasına tabi olmalarıdır (Birksted-Breen, 1996). Ayrıca, yakın dönem anatomik araştırmaların klitorisi, kadın arzusunun ve -daha geniş anlamıyla- kudretinin karmaşık ve kapsamlı bir fiziksel tezahürü olarak görünür hale getirdiğini de belirtmek gerekir (Zachary, 2018).

Lacan’a (1977) göre, çocuğun ödipal deneyimi nasıl dil tarafından biçimlendirilir ve potansiyel olarak yabancılaştırılırsa, “ayna evresi”nin nesneleştirici niteliği de onun kendilik algısının, kendisini ilksel ve düşünümsel olmayan kendiliğinden uzaklaştırması anlamına gelir. Bir çocuğun alnına renkli bir nokta çizilir ve kendisi aynada gösterilirse, yaklaşık 2 yaşına kadar aynadaki noktaya dokunmaya çalışır; 2 yaşından sonra ise çocuk kendi alnına dokunur; bu da kendilik farkındalığının yaklaşık bu yaşta ortaya çıktığını düşündürür (Tomasello, 2019). Bu “ayna evresi”, “ben”in (I/eye) “beni” görmesi şeklinde ödipal terimlerle anlaşılabilir; bu, “üçüncü terim”e (yani baba ve onunla birlikte dile), anne-bebek çiftinin dışındaki yeni bir bakış noktasına bağlı olan bir kendilik nesneleştirmesidir. Bu yeni bakış noktası, dışlanma ve haset duyguları olasılıklarını (yani yabancılaşmayı) barındıran, fakat aynı zamanda hareket özgürlüğünü ve soyut düşünceyi de mümkün kılan bir üçgen yaratır.

İronik olarak, bu Lacancı modelin kendisi de ataerkil olarak görülebilir; çünkü ataerkil ve baskın bir biçimde, dilin ödipal olmayan iki yaşamsal yönünü dışlar. Birincisi, ister “içsel” ister gerçek yaşamda olsun, her düşünce ve konuşmanın benzersiz, yeni yaratılmış ve özgün olmasıdır. İkincisi, dilin poetikasını -onun çokanlamlılığını, tonunu, tınısını ve müziğini- gözden kaçırır; bunların hiçbiri fallosentrik kurala tabi değildir ve bunun yerine iletişimin ödipal olarak “dikey” yönlerinin karşısındaki “yatay”, anne-merkezli yönlerini yansıtır.

Feminizm ve Oidipus

Feministler, Freud’un Oidipus kompleksi içinde ifade edilen kadın cinselliğine ilişkin görüşlerini ataerkilliğin ve erkek şovenizminin nihai örneği olarak ele aldılar (Irigaray, 1984; Kristeva, 2014; Quindeau, 2013). Ancak burada yine bir paradoksla karşılaşırız. Psikanalizin güçlü yanlarından biri, bedensel deneyime ve beslenme, boşaltım, cinsellik, fiziksel hastalık ve ölümün biyolojik temellerine yaptığı vurgudur -“ego her şeyden önce bedensel bir egodur” (Freud, 1923, s. 16). Öte yandan, Freud’un kadınları, doyuma ancak bir “penis-bebek” dünyaya getirerek ulaşabilecek hadım edilmiş erkekler olarak gören düşüncesi kelimesi kelimesine alınırsa, saçma, biyolojik açıdan bilgisiz ve aşağılayıcıdır. Erken dönem kadın analistler -Klein, Horney ve Brunswick- Freud’un ataerkil yanlılığına, ona doğrudan meydan okumaktan çok, babanın rolünden uzaklaşıp erken anne–çocuk ilişkisine odaklanarak karşılık verdiler. Bu yazarlar, psikopatolojiye ilişkin kendi versiyonlarında, kadınlardaki “penis hasedi”nin (ve asla büyümeyen “Peter Pan” erkek çocuklarının) yerine, her şeye gücü yeten ve her şeyi veren bir annesel meme hayaletini betimlediler; erkekler buna değersizleştirme ve uzaklaşmayla karşılık verirken, kadınlar onun içine çekilir ve bazen depresif biçimde orada takılı kalırlar. Chasseguet-Smirgel’e (1985) göre ödipal evrenin özü, “çifte fark”ın -cinsiyetler arasındaki fark ile kuşaklar arasındaki farkın- keşfedilmesi ve üzerinde çalışılmasıdır. O, “perversite”yi -bireysel ve toplumsal düzeyde- bu farkın inkârına dayalı olarak görmüş; ödipal erkek çocuğun yapay kudretini, nefret ve korkudan oluşan bir “dışkısal penis”ten inşa ettiğini ileri sürmüştür. Benzer biçimde, sözde “penis hasedi” de bir kadının, annesiyle özdeşim kurmadaki başarısızlıktan kaynaklanan biçimde, kendi bedeninin gücünü ve üretkenliğini değersizleştirmesinden doğar.

Psikanalitik feministlerin bir sonraki kuşağı Chodorow (1978, 1989), Sayers (1992), Mitchell (1999) ve Benjamin’i (1990, 2004) içerir. İlişkisel bir kuramcı olan Benjamin, Freud’un (Fleiss’tan ödünç aldığı) insan ruhsallığının doğuştan gelen biseksüelliği fikrini vurgular. Benjamin, cinsiyet kimliğinin sabitlenmesinden önceki erken bir ödipal evreyi tasavvur eder; bu evrede etkinlik ve alıcılık, keşif ve edilgenlik, iç mekân ve dış mekân, kendini ortaya koyma ve boyun eğme her iki cinsiyet için de erişilebilirdir ve kız çocuklarının oyunlarında olduğu kadar erkek çocuklarının oyunlarında da ortaya çıkar. Babanın rolünü yalnızca yasağı ve gücü temsil etmek olarak değil, aynı zamanda çocuk için heyecan sunan ve anne için -ve anneden- toparlanma alanı sağlayan yaşamsal bir kaynak olarak görür; bu öneri ampirik destek de bulmuştur (Cowan & Cowan, 2019). Temperley (1993) gibi Benjamin de Freudyen–Lacancı açıklamada güç ve tahakküme yapılan aşırı vurguyu eleştirir; bunun yerine oyunculuğu, yaratıcılığı ve çatışmasız “içsel uzam”ı tanıma ve değer verme gereksinimini vurgular.

Modern ailenin gerçekliği

Çağdaş bir “Batılı” bağlamda Benjamin, gerçek bir babayla kurulan fiilî ilişkinin değişkenliklerini ve tek ebeveynli ailelerde ortaya çıkabilecek çarpıtmaları vurgular. “Erillik” [masculinity] idealize edilir ve egemenlik ile hak edilmemiş bir güçle donatılır ya da ulaşılamaz ölçüde arzu edilen ve dehşet verici bir “fallik anne”ye [fallic mother] yansıtılır; bu da Lasch’ın (1979) “narsisizm kültürü” [culture of narcissism] olarak adlandırdığı, bakımverenlerin orada olmadığı, dikkati dağılmış ya da telafi edilemez biçimde güvenilmez olduğu bir dünyada bireyin hayatta kalma aracı olarak kendine yatırım yapmaya dayanmak zorunda kaldığı bir kültür yaratır.

Freud’un eşcinselliğe yönelik, döneminin ilerisinde sayılabilecek hoşgörüsüne rağmen, psikanaliz heteronormatif bakış açısı nedeniyle güçlü biçimde eleştirilmiştir (Giffney & Watson, 2017). Eşcinsel ilişkilerin patolojikleştirilmekten çıkarılması ve farklı çocuk yetiştirme pratiklerinin isteksizce kabul edilmesi, ana akım psikanaliz içinde sancılı bir süreç olmuştur. Bu konu, hâlen etkin tartışma ve araştırma alanlarından biri olmaya devam etmektedir.

Freud’un Oidipus mitinin etnosentrikliği de eleştirilmiştir (Gu, 2006); ancak Barratt (2019), kültürel farklılıklara rağmen ensest yasağının antropolojik olarak evrensel bir kural olmayı sürdürdüğünü ileri sürer. Birkaç yazar (Holmes, 2019; Young, 1994), Oidipus’un kendisinin de istismar edilmiş bir çocuk olduğuna dikkat çeker; babası Laius, bir gün kendi oğlu tarafından öldürüleceğini söyleyen kehanetten korktuğu için onu ölüme terk etmiştir. Mite bu perspektiften bakmak, modern ailenin gerçeklikleriyle uyumlu, kişilerarası ve kuşaklararası bir bakış açısı açar. Cinsel istismarda bulunan baba ya da daha sık olarak üvey baba ile, koruyamayan ya da olup biteni bilinçdışı olarak “yarı yarıya bildiği” hâlde görmezden gelen anne, küçük kız için ödipal mitin modern biçimindeki kâbus versiyonunu temsil eder. Hem istismar edilen hem de istismar eden kişi, ihmalkâr ayrılığın bu soğuk ödipal dünyasından, farklılığın birleşme içinde ortadan kalktığı preödipal bir duruma kaçmaya çalışmaktadır. Travmayı “travmatik” kılan şey, fantezi ile gerçeklik arasındaki normal sınırın delinmesidir (Garland, 2002). Çocuğun fantezide böylesine umutsuzca istediği şey, gerçeklikte acı verici biçimde bunaltıcı hâle gelir. İstismar edilmiş hastalarda görülen regresif aktarımlar, hem koruyacak güvenli ve yanıt veren bir anne arayışını hem de yakınlığa izin verirken kızının ihlal edilemez mahremiyetine saygı gösterebilen bir babaya duyulan gereksinimi yansıtır.

Örnek: İstismar edilmiş bir hastanın aktarımında ödipal temalar

Yetişkin bir kızı olan, boşanmış, 50 yaşında bir öğretmen olan Ella, depresyondan ve borderline kişilik bozukluğunun bazı özelliklerinden mustaripti. Erken çocukluğu boyunca, 11 yaşındayken ebeveynleri ayrılana kadar, babası tarafından sistematik olarak aşağılanmış, ayrıca fiziksel ve cinsel istismara uğramıştı. Annesi de korkutulmuş, tükenmiş ve ihmalkârdı. Ella’nın en erken anısı, savaştan yeni dönmüş asker babasından kendisiyle oynamasını istediğinde, 3 yaşındayken odanın öbür tarafına fırlatılmasıydı.

Aşırı tetikteydi ve analistin dikkatindeki en küçük bir azalmaya karşı bile duyarlıydı. Seansları, Winnicott’ın (1971) “(m)other’ın varlığında yalnız olma” kavramının tam karşıtıydı; analizde kendi iç dünyasını keşfedecek kadar gevşemesi neredeyse olanaksızdı ve sürekli olarak analistinin kendisi hakkında ne düşüneceğini ya da kendisinden ne söylemesini isteyeceğini önceden kestirmeye çalışıyordu. Babası, annesi ulaşılmazken istilacı tutumuyla babalık rolünü kötüye kullanmış olduğu gibi, analistin karşıaktarımı da kopuk ve uykulu hissetmek ile rahatsız edici biçimde üzerine gelinmiş hissetmek arasında salınıyordu.

Bir keresinde, bir aradan hemen önce, Ella seansa cep tipi bir satranç takımı getirdi ve analisti kendisiyle oynamaya davet etti. Analist, onun reddedilmiş hissetmesine yol açmama arzusu ile karşılıklı bir “eyleme vurma” [acting in] daveti olarak gördüğü bu çağrıya direnme ve ondan kuşkulanma arasında kaldı (bkz. Bölüm 9). Bir süre sonra, Ella’nın onun reddi nedeniyle açıkça aşağılanmış hissettiği anlaşıldığında, analist bunu, yaklaşan aranın daha da yoğunlaştırdığı, yakınlığa yönelik eşzamanlı özlem ve dehşeti doğrultusunda yorumladı. Oynama arzusunu olumlu bir yakınlaşma girişimi olarak gördüğünü, ancak kurallara bağlı bir masa oyunu fikrinin (içlerinden birinin “kazanacağı” bir oyun) Ella’nın kendi düşünceleriyle ve analistin düşünceleriyle kendiliğinden ve rekabetçi olmayan bir biçimde oynayamamaktan duyduğu umutsuzluğu yansıttığını öne sürdü.

Bu yorumda örtük olarak bulunan fikir, Ella için yokluğuyla böylesine göze çarpan “iyi” ödipal ebeveynin, bir satranç rakibi olmaktan çok, yalnızca “orada” (Balint, 1993) olduğudur; ne mevcuttur ne de yoktur, ne fazla yakındır ne de fazla uzaktadır, gerçekliğe yaslanan ancak fanteziye dahil edilebilen bir “dönüştürücü nesne”dir [transformational object] (Bollas, 2009; Ogden, 2008).

Özet

Ödipallik, kendisinden önce gelen iki kişilik evrenin bir devamıdır. Preödipal dönemin başlıca meseleleri şunlardır:

  1. Besleyici bir ebeveynle duygusal bağların kurulması ve iç ve dış dünyanın keşfinin gerçekleşebileceği güvenli bir üssün kazanılması.
  2. Ayrılığa ve yokluğa tahammül etmeyi ve bölünerek ayrılmış nefret ve haset yerine sağlıklı protestoyla karşılık vermeyi öğrenmek.
  3. Ön-kavrayışları kavrayışlara dönüştüren ve duygulanımı yönetilebilir hâle gelecek biçimde modüle eden besleyici çevrenin duyarlılığı aracılığıyla düşünmeyi ve hissetmeyi öğrenmek.
  4. Ayrılığa ve öfkeli saldırılara dayanabilen, istikrarlı bir kendilik ve ötekiler duygusunun ortaya çıkması.

Ödipal evrede, yakınlık ve ayrılık ile benzerlik ve farklılığa ilişkin temel temalar, iki ebeveyn ve çocuktan oluşan üç boyutlu ekrana yansıtılır. Çocuklar, kendilerini özel ve sevilebilir hissedecek kadar ebeveynlerine yakın olmayı, ancak yutulacak kadar da yakın olmamayı; dayanılmaz biçimde dışlanmış hissetmeden sınır ve hudutlara saygı göstermeyi; haset tarafından bunaltılmadan ya da onu yıkmak için kullanmadan hasede tahammül etmeyi öğrenirler.

Psikanaliz, yaşamın erken yıllarına yaptığı vurguya kıyasla, yaşam döngüsünün daha sonraki evreleri hakkında daha az şey söyleme eğiliminde olmuştur ve yer sınrılılığı bu önemli konulara ancak kısaca değinmemize olanak tanımaktadır. Bununla birlikte, nöroplastisite gelişimsel yolların hiçbir zaman sabitlenmemesini sağlar (Belsky & Pluess, 2009). Daha sonraki iyi deneyimler (psikanalitik tedavi dahil), daha önceki çevresel yetersizlikleri telafi edebilir ve insanları nevrozun kısır döngülerinden ruhsal sağlığın olumlu döngülerine doğru yöneltebilir.

Ergenlik

Ödipal evrenin dramatik süreçlerinden sonra ve bunların ergenlikteki devamından önce, görece sakin bir dönem gelir. Bu “latens” [latency] bir soluklanma sağlar; psikoseksüel gelişimin ve duygusal olgunlaşmanın daha sönük bir seyirde devam ettiği ve bilişsel ve motor becerilerin kazanılmasının yanı sıra aile sınırlarının ötesine geçerek akran ilişkileri dünyasına katılma kapasitesinin başlıca gelişimsel görevler olduğu bir dönemdir.

İki kişilik evrede sevgi, duyarlılık ve ayrılığın yaşanma biçimlerinin ardından gelen ödipal evreyi şekillendirmesi gibi, çocuğun ödipal deneyimleri de onu ergenliğin çalkantıları sırasında iyi ya da kötü yönde donatacaktır. Her gelişimsel adım, hem geçmişin bir devamı hem de yeni başlangıçlar için bir fırsattır.

Ergenler, köken ailelerinden ayrılma ve kendilerini gelecekte kurabilecekleri ailenin yakın ilişkilerine hazırlama şeklindeki ikili görevle karşı karşıyadırlar. Temel temalar arasında beden (Laufer, 1989; Laufer & Laufer, 1984), kimlik (Erikson, 1968) ve arkadaşlık ile akran ilişkilerinin rolü yer alır. Ergenler artık bedensel duygulanım durumlarını düzenlemek ve modüle etmek için ebeveynlerine yaslanmazlar; bunun yerine bu görevi kendileri üstlenmeye başlarlar -ne zaman aç olduklarını ya da ne zaman “yeterince” yediklerini bilmeyen anoreksiya nervozalı kişiler bu görevle mücadele ederler (Wooldridge, 2018). Cinsiyet hormonlarındaki artış ve nöronal budanma, ergenlerin cinsiyet kimliği ve arzuyu yeniden ayarlamaya yönelik süregiden bir sürece girmelerini sağlar (Blakemore, Burnett, & Dahl, 2010). Kişinin kendine özgü ihtiyaçlarını ve dünyadaki yerini aynalayacak, doğrulayacak ve geçerli kılacak bir cinsel partner arayışı başlar (Target, 2007).

Ergenler, cinsel arzularının yanı sıra hayal kırıklıklarını ve öfkelerini de başkalarına emanet etmeyi ve bunların yıkıcı olacağını ya da reddedileceğini düşünmemeyi öğrenmek zorundadırlar (Waddell, 2018). İnsan türünün yoğun toplumsal çevresinin karmaşıklığı, kişinin kendisini anlamayı öğrenmesinin, başkalarını ve onlarla ilişkilerini nasıl anlayacağını bilmenin yaşamsal bir parçası olduğu anlamına gelir. Seçimler yapmak ve kendine ait bir dünya yaratmaya başlamak, istikrarlı bir kimliğin başlangıcını şekillendirir. Ebeveynlerin birincil etkisi, akranlar tarafından üretilen fikirler, sistemler, rol modelleri, modalar ve özlemlerle tamamlanır ya da onların yerini bunlar alır. Bunlar, hatları belirginleşmeye başlayan kendiliği kapsar ve tanımlar. Protesto etrafında ve kişinin ne olmadığına yönelik bir meşguliyet üzerine kurulmuş olumsuz bir kimlik ya da ebeveynlerin özlemlerine uyum göstermeye dayalı bir konformizm, aynı ölçüde, içsel boşluk ve sevgiden yoksun kopukluk duygularını gizleyebilir. Ergenlerle psikanaliz (bkz. Bölüm 9) zordur; çünkü bu, onların tuhaf ya da anormal olma yönündeki en büyük korkularını temsil eder, ancak terapiye katılım sağlandığında, adaptif regresyonun gerçekleşebileceği yaşamsal bir “moratoryum” [moratorium] ya da “spielraum” [albowroom: serbest hareket ve deneme alanı] (Erikson, 1968) sağlayabilir.

Örnek: Ödipal ketlenmeler

David, kendisini geçici olarak bunaltmış, evden tek başına çıkamaz ve etkili biçimde ders çalışamaz hâle getirmiş panik ataklarla başvuran, 17 yaşında, hoş bir gençti. Hareketleri çekingen ve tereddütlüydü; sanki yetişkin bedenine tam olarak yerleşmemiş gibiydi; saçları ve sesi hafifçe yumuşak ve çocuksuydu. Ortanca çocuk olan David’ın başarılı bir ağabeyi ve çok sevilen küçük bir kız kardeşi vardı. Aile destekleyiciydi, ancak gergindi. İnşaatçı olan David’ın babasında ağır astım vardı ve bu durum uzun dönemler boyunca çalışamamasına yol açmıştı. Aile maddi güçlükler içindeydi ve David üzerinde okulu bırakıp kendi geçimini sağlaması yönünde baskı vardı. David annesine çok yakındı; babasının sağlığıyla ilgili kaygıları konusunda ona anlayış gösteriyordu, ancak annesinin baskıcı ve hükmedici tavrına içerliyor ve annesinin kız kardeşiyle daha dolaysız olan ilişkisini kıskanıyordu; bu duygularını somurtkan bir geri çekilme yoluyla ifade ediyordu.

Seansları sırasında David nazik fakat temkinliydi; bir çaresizlik duygusu ve analistin ona korkular olmadan nasıl yaşayacağını öğretmesi yönünde edilgen bir arzu iletiyordu. Kendisine ihtiyaç duyulduğunu hissettiği evde yardım etmek yerine kendi ilgi alanlarının peşinden gitmek konusunda suçluluk duyuyordu. Zaman zaman yaşamının boş ve anlamsız olduğunu hissediyordu. Ebeveynlerinin bütünüyle onaylamadığı bir kız arkadaşı vardı; onunla aynı yatağı paylaşıyor ancak cinsel ilişkiye girmiyordu. Yorumlar, başvuru kaygısı ile, kız arkadaşıyla cinsel bir ilişki kurarsa annesiyle olan bağını koparacağına ve sınavlarında başarılı olup cinsel kudrete ulaşırsa zarar görmüş babasına üstün geleceğine ilişkin ödipal korkuları arasındaki bağlantıya odaklanıyor; bunlar aynı zamanda analiste karşı temkinli ve hürmetkâr tutumuyla ilişkilendiriliyordu.

Yetişkinlik

Fiziksel büyüme tamamlandığında psikolojik gelişim sona ermez. Sevmeyi ve çalışmayı öğrenmek bir ömür sürer. Bağlanma, ayrılık ve kaybın değişkenlikleri yaşam döngüsü boyunca devam eder. Erikson (1968), şematik olarak genç yetişkinliğin görevini ilişkisellik ile kendine gömülme [relatedness versus self-absorption]; orta yaşların görevini üretkenlik ile durgunluk [generativity versus stagnation]; yaşlılığın görevini ise bütünlük ile umutsuzluk [integrity versus despair] karşıtlıkları açısından ele almıştır.

Yetişkin yaşamının gelişimsel zorluklarına ilişkin, bir ölçüde keyfî ve kuşkusuz kültürel olarak yanlı bir liste şunları içerir:

  • Hem pratik hem de kişilerarası becerilerin kazanılması.
  • Rehberliğe tabi olabilme, ancak gerektiğinde ona karşı çıkabilme kapasitesi.
  • Bir partneri “hastalıkta ve sağlıkta” sevebilme kapasitesi.
  • Uzun süreli ilişkilerde romantik sevgiden evlilik sevgisine geçişe tahammül edebilme.
  • Korkmadan sevebilmek ve nefret edebilmek.
  • Bir ebeveyn olarak kendini bütünüyle verme ile mesafe koyma arasındaki dengeyi koruyabilmek.
  • Yeni alanları keşfetme yetisini sürdürürken istikrar ve güvenliğe ulaşmak.
  • Kayıpla yüzleşmek ve uygun biçimde yas tutmayı öğrenmek.
  • Kişinin kendi sınırlılıklarının ve nihai ölümünün kaçınılmazlığını kabul etmesi (Jacques, 1965).
  • Yalnızlığı kabul etmek (Nemiroff & Colarusso, 1990).
  • Kişinin kendisini çocuklarından, emeklilikte mesleğinden ve sonunda yaşamın kendisinden ayırabilmesi (Valenstein, 2000).
  • Uygun düzeyde iyimserliği korumak ve umutsuzluk tarafından ezilmemek.

Psikanaliz, kaderin cilvesine karşılık verme şeklimizin, çocukluktan türeyen ruhsal yapılar tarafından biçimlendirildiğini düşünür. Yukarıdaki “görevler”in her birine erken ilişkilerimizin tarihini taşırız. Ebeveyn olmak ödipal fantezileri yeniden uyandırır; çocuklarımız aracılığıyla kendi çocukluğumuza geriye doğru bakarız. “Orta yaş krizi”nde (Jacques, 1965), ölümün gerçekliğine ilişkin farkındalık, sınırlılıklarımızı ve sonluluğumuzu kabul etmeye ya da şiddetle reddetmeye doğru ilerlerken veya bu ikisi arasında salınırken, paranoid-şizoid/depresif etkileşiminin yeniden işlenmesini tetikler.

Psikanalitik bir perspektif, süregiden gelişimsel sürecin üç temel zıtlığı arasındaki etkileşimi vurgular: (a) bağlanma ve ayrılma, (b) yıkım ve onarım ve (c) kendini sevme ve başkasını sevme; bunların tümünün kökenleri çocukluktadır, ancak aynı zamanda yetişkinliğin daha geniş sahnesinde de yaşanırlar. Burada üç konuya kısaca değineceğiz: yas, evlilik ve olgunlaşma.

Yas

Bastırılmış yasın psikolojik güçlüklere yol açtığı ve tersine, kayıpla yüzleşmenin ve kederi ifade etmenin iyileştirici olduğu fikri, psikanalitik çalışmanın büyük bölümünde merkezî bir yere sahiptir. Abraham’ın önerisini izleyen Freud (1917; Carhart-Harris, Mayberg, Malizia, & Nutt, 2008), depresyon ile normal yas arasındaki paralelliklere dikkat çekmiştir. Freud, depresyonda kişinin yalnızca kendisiyle değil, çoğu zaman farkında olmaksızın, bir ilişki ile de mücadele ettiğini görmüştür; çünkü “nesnenin gölgesi egonun üzerine düşer” (Freud, 1917, s. 158). Freud’un kendisi de Birinci Dünya Savaşı’nın dehşetleriyle mücadele ediyordu (Schimmel, 2018).

Yas çalışması, kaybedilen şeyin kabul edilmesiyle, yas tutan kişinin aynı zamanda onu yeniden sahiplenmesi paradoksunu içerir. Bir dağcılık kazasında ölen oğlunun yasına ilişkin kendi deneyiminden hareket eden Klein (1940), kayıpta söz konusu olan şeyin bütün iç dünyanın bütünlüğü olduğunu fark etmiştir. Bu nedenle kaybı içselleştirmeyle ve yaşamsal öneme sahip “kaybedilen nesnenin ikamesi” [reinstatement of the lost object] kavramıyla ilişkilendirmiştir:

Yas çalışması aracılığıyla [yas tutan kişi], kaybettiğini hissettiği tüm sevilen içsel nesnelerini yeniden tesis edilmesidir … Yas sürecindeki her ilerleme, bireyin içsel nesneleriyle ilişkisinin derinleşmesiyle ve kaybedildikleri düşünüldüğünde onları yeniden kazanmanın verdiği mutlulukla sonuçlanır. (italikler bize aittir)

(Klein, 1940, s. 362)

Yetişkin yaşamının birçok görevi ve geçişi, kazanım ile kayıp arasındaki dengeyi içerir. Yasın en derin dönemlerinde, her şey bütünüyle kaybedilmiş gibi hissedilir. Klein’a göre, çocuklukta kaybın ele alınışı -memenin, ödipal evrede anneyle olan özel ilişkinin, okula başlanırken ebeveynlerin kaybı ve benzerleri- ile yetişkinlikte ayrılığa verilen tepkiler arasında temel bağlantılar vardır. Kayıbın yası tutulabildiğinde (sağlıklı protesto da buna dahildir), kaybedilen nesne sonunda içsel olarak “yeniden tesis eilebilir” hale gelir. Bu, iç dünyanın zenginleşmesine ve derinleşmesine yol açar; böylece kaybedilmiş olana ilişkin üzüntü, yaşamın yeni evrelerinin sunabileceği özgürlük ve fırsatlarla dengelenebilir. Bu süreç sekteye uğradığında ise tükenme ve depresyon ortaya çıkabilir. Analitik çalışmanın büyük bölümü, kaybedilmiş nesnelerin yeniden kazanılması ve yeniden tesis edilmesi etrafında merkezlenir. Analizin kendisi de seanslar arasında ve aralar sırasında sürekli olarak kaybedilen ve yeniden bulunan bir “nesne” haline gelir; böylece sonunda, sonlandırmada, terapistle olan ilişki sona ermiş olsa bile hasta kayıp–geri kazanım–onarım–yeniden tesis döngüsünü içselleştirmiş olacaktır.

Evlilik ve yetişkin çift ilişkileri

Psikanalize başvuran insanların yüksek bir oranının ya “ilişkiler”deki sorunlar ya da ilişkilerin yokluğu nedeniyle sıkıntı çektiği göz önüne alındığında, özellikle evliliğe adanmış psikanalitik literatürün -burada evlilik, yasal olarak resmileştirilmiş olsun ya da olmasın, uzun süreli duygusal ve cinsel çift birlikteliği olarak tanımlanmaktadır- bazı dikkate değer istisnalar dışında şaşırtıcı ölçüde sınırlı olduğu görülür (Balfour, Morgan, Clulow, & Thompson, 2018; Clulow, 2009, 2001; Dicks, 1967; Ruszczynski, 1993). Bu durum belki de psikanalizin öncelikli odağının bireylerin iç dünyası ve güncel ilişkisel bağlamlardan ziyade erken yıllardaki kökenler olmasıyla bağlantılıdır. Bununla birlikte, sistemik düşünceden olduğu kadar psikanalizden de yararlanan psikanalitik çift terapisi, kendi başına bir disiplindir (Abse, 2019; Scharff & Scharff, 2014). Âşık olmak ve evliliğin cinsel, duygusal, entelektüel ve ahlaki yakınlığını aramak, iç dünyanın tarihinin yeniden izlenmesini ve bunun partnerinkiyle karşılıklı olarak uyumlandırılmasını gerektirir. Bu içsel süreç, âşıkların “dışsal” yaşam öykülerini birbirleriyle paylaşmaları ve birbirlerini kendi ailelerine dahil etmeleri biçimine paraleldir.

Bu nedenle evlilik, psikanalitik ilişkinin dışında “aktarım”ın en güçlü ve verimli kaynağıdır. Partner, potansiyel bir “dönüştürücü nesne”dir [transformational object] (Bollas, 1987); yansıtma için bir araç, kendiliğin istenmeyen yönleri için bir alıcı, haz ve dehşet kaynağıdır ve kişiyi en derin arzuları ve hayal kırıklıklarıyla temasa geçirir. Dönüşüm ya da yıkıcı yineleme yönündeki bu potansiyel (çoğu evlilik her ikisinin de unsurlarını içerir), sağlığın aktarımdan kaçış değil, onun ayrılmaz bir parçası olduğunu düşündürür. Slavin ve Kriegman’ın (1992) terimleriyle aktarım, “ilişkisel çevrenin yeniden yazılması”, “semantik bellek”te cisimleşmiş geçmiş duygulanımsal deneyime dayanan bir “sonda”dır; evlilik (ya da terapi) iyi gittiğinde bu süreç, yeni olgunluk örüntülerinin karşılıklı olarak ortaya çıkmasına yol açar. Bu perspektiften bakıldığında evlilik, derin fantezilerin ve çatışmaların yalnızca tekrarlanmak yerine aşılacağı ve yeniden işleneceğine ilişkin örtük bir terapötik umut içerir.

Olgunlaşma

Psikanalizin gelişimsel perspektiflerinde olgunlaşma fikri örtük olarak yer alır. Peki “olgun” [mature] olmak ne anlama gelir? Ve “olgunlaşmamışlık” [immaturity] her zaman sorunlu mudur? Freud için olgunluk -ve onunla birlikte psikolojik sağlık- daha fazla gerçeklik yönelimli hale gelmek anlamına geliyordu; bu, bilinçdışının bilinç tarafından geri kazanılmasına ilişkin Zuider Zee metaforunda (Freud, 1933), nevrozu “gerçeklikten uzaklaşma” olarak görmesinde (Freud, 1924, s. 202) ve ünlü özdeyişi “id’in olduğu yerde ego olacaktır”da (Freud, 1923, s. 80) ifadesini bulur. Freud’un çalışmalarında ayrıca, kendilik bilgisiyle aydınlatılmış tutarlı bir iç dünya ve kişinin farklı yönlerinin kabulü ile bunlar arasındaki karşılıklı iletişim fikri de örtük olarak bulunur. Freud’un aksine, 40 yaşından sonra büyük psikolojik değişim olasılığını küçümseme eğiliminde olan Jung (1916), yaşamın ikinci yarısıyla ve özellikle kişinin giderek kendi benzersiz kendiliği haline geldiği “bireyleşme” [individuation] süreciyle yakından ilgilenmiştir. Bilinçdışı biçimde Jungcu olan country şarkıcısı Dolly Parton’ın başarı reçetesinde söylediği gibi: “Kim olduğunu bul ve sonra bunu bilerek yap.”

Mahler ve ark. (1975), “ayrılma-bireyleşme” kavramlarında Jungcu ve Freudyen perspektifleri bir araya getirirler. Bazı psikanalitik yazarlar, çocuksu meşguliyetlerin aşılmasını vurgular ve büyük çabalarla kazanılmış kahramanca özerkliği hem tedavinin hedefi hem de duygusal sağlığın ideal bir durumu olarak öne çıkarırlar. Bu bakış açısı, bağımlılığı insanlık durumunun ayrılmaz bir parçası, özerkliği ise “normoz” [normosis: Normosis, psikoloji ve psikoterapi bağlamında, toplumsal olarak normal kabul edilen ama aslında sağlıksız, yabancılaştırıcı ya da işlev bozucu uyum örüntülerini anlatmak için kullanılan eleştirel bir terimdir.] üretmeye yönelmiş tüketimci bir toplumun sahte hedefi olarak gören Bowlby (1969) ve Fairbairn (1952a) gibi yazarlar tarafından eleştirilmiştir (Bollas, 1987). Fairbairn (1952a), olgunlaşmayı olgunlaşmamış bağımlılıktan olgun bağımlılığa doğru bir hareket olarak tanımlamış; Kohut (1977) ise “kendilik-nesneleri”nin -yani eş, çocuklar ve ebeveynlerle olduğu kadar fikirler, yerler, evcil hayvanlar, hatıra eşyaları ve benzerleriyle kurulan “narsisistik” ve “özel” ilişkilerin- yaşam boyunca devam etmesi gereğini vurgulamıştır. Bu yazarlar gelişimi, geçmiş ile bugün ve olgunlaşmaya yönelik eğilimler ile regresif eğilimler arasında denge kuran dinamik bir sistem olarak görürler. Klein (1957) da paranoid ve depresif konumlar arasında yaşam boyunca devam eden değişken bir denge varsayar. Bu idealleştirilmemiş perspektif, bunaltıcı bir travmanın en olgun bireylerde bile nasıl “ilkel” tepkileri ortaya çıkarabildiğini (Garland, 2002) ve psikanalizin, yaşamın kendisi gibi, nasıl her zaman “tamamlanmamış bir yolculuk” olduğunu açıklar.

Sonuç

Gelişimsel bir disiplin olarak psikanaliz, hasta ile terapist arasındaki duygulanımsal etkileşimsel matrisi anlamaya yönelik modeller sunar. Analistler, yetişkin hastaların yaşadığı güçlüklerde sürekli olarak çocukluktan türeyen temaları arar ve hastanın içine sıkışıp kaldığı önceden var olan gelişimsel durumu aktarım ve karşıaktarımdan hareketle yeniden yapılandırmaya çalışırlar. Bu “içsel çocuk” [inner child] arayışı yalnızca bir metafor değildir. Bu arayış, psikanalizin hermenötik/yorumlayıcı projesini -bir yaşam anlatısı aracılığıyla anlamın inşa edilmesini- gelişim biliminin ampirik dünyasıyla bağlantılandırır (Bruner, 1990; Fonagy & Target, 2007; Holmes & Slade, 2018). Zihnin de beden kadar bir gelişimsel tarihi vardır. Bu tarihi yeniden yapılandırmak, düzeltmek, ondan öğrenmek ve onun olumlu yönleri üzerine inşa etmek, psikanalitik çalışmanın merkezî görevleridir.

Yorum Yazın